Müzigi Hisset Ruhunu Gizle...

Siteye giripte üye olmayanın ... :D
 
AnasayfaseseTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Lou Salome

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:08 pm

"Az bulunur, tuhaf, ayrıcalıklı her şey, yüksek insan, yüksek ruh, yüksek görev, yüksek sorumluluk, yaratıcı gücün tamlığı ve yücelik."

NİETZCHE

Nietzsche Lou von Salome'yi din üzerine felsefe yapması için yüreklendirdiğinde, onun kendisiyle karşılaşmadan çok önce gösterdiği bir eğilimin farkına varıyordu. İnanç ve inancını yitirme, onun başlıca çocukluk deneyimi; din tarihi, hem Gillot hem de Biedermann ile incelediği başlıca konuydu. Lou tüm yaşamı boyuı din üzerine"düşünmeyi sürdürdü. Sanat, aşk, kadınlık ve Rusya'ya ilişkin kuramlarının hepsi din hakkında görüşleriyle yakından ilişkilidir. Ancak daha özel olarak 1891-8 yılları arasında ve hala Netzsche'nin etkisi altındayken, on bir uzun makalesini bu konuya ayırmıştır.

Makalelerin kimi bilimsel, kimi de kişiseldir. Hepsinde ifade ve yapı bakımından bir gevşeklik vardır; insanda bunları daha az ve öz biçimde yeniden yazma, paragraftara ayırma ve kimi göndermeler ve olguları öğrenme isteği uyanmaktadır. Lou, sık sık tarihten, gelişmeler ve değişmelerden söz etmekte, ama bunların zamanını veya yerini belirtmemekte ve kitap ismi vermeksizin literatürü özetlemektedir; sanki aynntıya ya da kanıta zaman bırakmayacak kadar baskıcı düşüncelerle sürüklenmiştir. Yine de makalelerin hepsi okumata değer: Çağdaş bir tartışmanın bir parçası olarak ilgi çekici olmalarının yanı sıra bu yazılarda onları büyük ölçüde yücelten bir içtenlik ve canlılık vardır. İçtenlik, Nietzsche' de olan bir özellik değildir, Lou Andreas-Salome, Nietzsche'den bireyin zihninin öz güvenle yüceltilmesini, evrimsel düşünme alışkanlığını ve "kültür"e karşı bir sorumluluğu olduğu varsayımını almışsa, tamamen kaçırdığı şeyler de Nietzsche'deki ironi ve paradokstur. Nietzsche, zekanın tüm başarılarındaki karışıklığı gösterirken zekayı övebiliyordu, ama Lou komplekssiz bir biçimde coşku doluydu ve onun tarzındaki yargılayıcı olmayan özgüven, ılımlı bir ifadeyle Nietzsche'de bütünüyle talepkar olan fıkirlere hoşgörülü bir rahatlık veriyordu.

Lou Andreas-Salome'nin din araştırması, dini duygular araştırmasına eşdeğerdir. "Tanrı'nın ölümü" temel konudur, çünkü tartışması genellikle (onun zamanında hala yeni olan) "Tann"nın bir tarihi olduğu kanısıyla başlar: Tann doğdu, yaşadı ve öldü. Nietzsche'yle arasındaki büyük ayrılık ise, Lou'nun kuramında Tanrı'nın sonraki bir yaşamı olmasıdır. İnancın nesnesi gerçekten de yok olmuştur (artık ona inanılmamaktadır), fakat bu nesne oradayken, aksi takdirde asla var olmayacak duyguların gelişmesine neden olmuştur; ve bunlar bizim kapasitemiz dahilindeki en değerli duygulardır. Lou'nun amacı bu duyguları betimlemek ve yüceltmektir.

Nietzsche gibi o da kimi İncil eleştirmenIerinin ve "özgür düşünen yazarların meselelere,büyük bir geleneğin yıkılması diye çok ciddi yaklaşma sıradanlığı karşısında ümitsizliğe kapılır ve bu insanları, yaptıkları şeyi hissetmekten aciz oldukları için küçük görür. Lou hem Strauss'u hem de Feuerbach'ı İngilizce'ye çevirmiş ve ingilizce' de Darwin'e ilişkin tartışmalarda ön sıralarda yer almış, ama yine de kendisine göre "Gelişme Kuramı ve şeylerin var olmaya başlamalarını sağlayan süreçlere ilişkin tüm diğer açıklamalar, süreçlerin altında yatan gizemle karşılaştırıldığında zayıf bir izlenim yaratır" diyen ve "mümkün olsaydı, yalnızca başlangıçtan bugüne kadarki dini doktrinin tamamında yatan kalıcı anlamı bilmek"le ilgileneceğini söyleyen George Eliot'un tutumunu bemimsemiş olabilirdi. Oysa Lou, bir "kalıcı anlam"dan çok, kendisi değişimin ürünü olan, sürekli değişen bir anlamdan söz ediyordu.

GERİ ETKİ

Lou, temel fıkirlerini, ilk uzun makalesi "Dinde Gerçekçik"te (1891) ortaya koyar. Tannsal olanın bir tarihi ve bu tarihin de iki devresi vardır: İlk devrede, tanrılar yaratıldı ve onlara ibadet edildi, arna yalnızca İkinci devrede görülen kendini içten adama yoktu. İlk önce insan Tanrı'yı yaptı. Sonra insan yapımı Tanrı, sıradan insanı, Tanrı yapımı insan, yani yalnızca doğanın gizemlerini açıklaması için değil, yaptığı Tanrı'yla evrimleşen ilişkisi yoluyla içinde gelişmiş olan idealizmi doyurması için de Tanrı 'ya gereksinme duyan insan haline dönüştürdü.

Bu, ahlakla ilgili bir konu değildir; insanların inançlarından kaynaklanan davranışlarla değişmiş olmaları ya da diğer insanlara karşı duygularının evrimleşmesi konusu değildir; yalnızca Tanrı'ya yöneltilen ve onun ölümünden sonra da var olan duygularla ilgilidir. Lou, sanki asla son haliyle ifade edemeyeceği bir şeyle sonsuza dek uğraşıyormuşçasına, dine ilişkin makalelerinde bu fikri tekrar tekrar işler. İnsan tanrılar yaratır. Sonra tanrılar insanı etkiler. Burada en belirleyici özellik, Lou'nun "tanrılar fıkri" ya da "Tanrı fikri" insanı etkiler dememesidir.

Bu formülasyon en açık ifadesini belki de Lou'nun birkaç yıl ;aıra kaleme aldığı "Yahudi İsa" makalesinde bulur.

Eğer -yapılageldiği üzere- Tann'dan değil de, insandan başlanırsa, gerçek din olgusunun ilk önce, bir tannnın -her nasıl ortaya çıkmış olursa olsun- o tannya inanan insan üzerindeki geri etkisinde var olmaya başladığı neredeyse istenmeden fark edilir.

Lou "geri etki" (Rückwirkung) kuramının yaratıcısı olarak tanınacaktır. Çok sonraları, 1955'te Karl Kerenyi, (din tarihi incelemesinin büyük bölümüne temel aldığı) bu tümceyi alıntılar ve şu yorumu yapar: "Burada din biliminin olanaklı olduğu; dini olanın halihazırda var olduğu o ince sınır çizgisi belirlenir ... Din bilimi, Lou Salome'nin "geri etki" dediği şeyle başlar.''

DİNDE GERÇEKÇiLİK

İlk makale dine yeni bir yaklaşım gereksinimiyle başladı. Ne gözü kapalı inanç ne pozitivist inkar ne de Hıristiyanlıktan "modem insan" için bir şeyler kurtarma amaçlı gerçekçi, güncel çabalar içeriyordu: Bunların yerine dini yaşantı gerçeğinden, yani bir "din psikolojisi"nden, dini ruh hali ve içgüdünün yanlışlıkla ortaya çıkışlanyla geçiştirilemeyecek belirsiz bölgelerinin keşfinden başlayacak bir yaklaşım vardı.

Lou burada dini yaşantıya dair yeni bir kitabı tartışır ve ismini vermediği yazarın anlatımındaki iki duygu anı üzerinde durur: alçakgönüllülük ve gurur. Bu bağlamda gurur hakkında söyleyeceği çok şey vardır. Hıristiyan yazarlar genellikle alçakgönüllülüğü vurgularlar -örneğin Rudolf Otto, "yaratı bilinci"nden, yani kişinin kendini alçaltması, kendinden başka ve daha güçlü bir şey tarafından alt edilmesinden, "Ben hiçim" hissinden söz eder ve kişisel benliğin deneyüstü (transandantal) gerçeklikle özdeşleştirilmesi duygusuna "gurur" değil, "tam bir mutluluk" der.' Onun aksine Salome, "Ben hiçim"den "Ben her şeyim"e dönüşümün neşesi üzerinde durur. Bir başka açıdan bakılırsa, bu, "Ben her şeyim"den, "Her şeye sahibim"e dönüşümün; ya da yine başka bir imgede bu karşıt tavırlar arasındaki sürtünmenin neşesidir:

Ne tanrısal olarak kavranan bir idealin önünde en içten alçakgönüllülük ve diz çökme ne de yalnız başlarına kendini öne sürme güçlerin tümünün en dolu ve doyurucu zevki, dini duyguyu uyandırabilir. Ancak gizemli benlik çelişkisi içinde ikisinin birlikteliği, içinden birdenbire, sıcak ve canlı alevin fışkırdığı o sürtünmeyi yaratır.

Lau sık sık "Demut" ve "Hoehmut" ("alçakgönüllülük" ve gurur") gibi sözcük çiftleri kullanır ve "tüm gerçekliğin karşısında zayıflığımız ve yardıma muhtaçlığımızın bilincinde olmak ile bir insan olarak belli bir bakıma her şeyden üstün olmaktan gurur duymak" arasında bu sarhoş edici gidiş gelişin hepimizin içinde olduğunu iddia eder. Bu ikisinin birleşerek "sınırımızı bilmek ve o sınırda sınırı aşan bir ululuk duymak" olarak da betimlenen en yüce duygumuzu oluşturduklarım söyler.

Bu herkesin eşit ölçüde ulaşabileceği bir şey değildir. Evı daha da fazla bireyselleşme anlamına geldiği fIkrinden büyülenen Lou, Tanrı isteğini daha da fazla bireysel Tanrı yaratımına yol açan, giderek daha bireysel bir arzu olarak görür. Kendim için bir Tanrı yapıyorum. Böylece paylaşılan Tanrı'nın genel olarak insanlar üzerindeki geri etkisini tarihsel olarak izleyen toplu Tann yapımının yanı sıra, sonuçta "ben" üzerinde kalıcı bir etkisi olan bireysel bir Tanrı yapımı da vardır. Aslında bireyin kişiliği ne kadar "büyük"se, en kutsal olarak algılanana dua etme yetisi de o kadar büyük olur. Lou, Tautenburg'da günlüğüne yazdıkIanm yineleyerek şöyle der:

Böylece din duygusu, aynca bütün büyük bencillerin de belirleyici özelliğidir -burada büyüğü, yalnızca varlığın bencilce bir yönelimi olarak değil, bir güç olarak alıyorum.

Lou'ya göre, din her zaman bu olmuştur, çünkü "egoizm"i ve bireyi hedefler, başlıca ve kayıtsız sorusu "Kutsanmak için ne yapmalıyım?"dır (Rusça'da olduğu gibi Almanca'da da "kutsanmış" ve çok mutlu" aym sözcükle ifade edilir.)

Lou, çok kuramsal bir duruma geldiği ve kendi yaşantısını mevcut din bilimine uyarladığı için yazanna kızdığı zaman Nietzsche'yi andırır. İnsanın içinden yazarın değer verdiğini söylediği her şeyi tek tek ele alıp "Senin bununla ilişkin nedir: Bu senin kendine doğru yukarı tırmanmak için kullandığın merdiven miydi?'' diye sormak geliyor der ve Zerdüşt'ten bir alıntı yapar: "Annenin çocuğunun içinde olduğu gibi, siz de eylem halinde olun: Erdeme dair sözünüz bu olsun!" Makalenin sonu da Nietzschevfuidir. Yaklaşık bir sayfalık hararetli sonuç bölümü, çoğu insanın olan bitene ilgi göstermedeki acizliğine ilişkindir. Din giderek zayıflamaktadır, Tanrı soyutlamaların arkasında gözden kaybolmaktadır ve yine de

Hiçbir şey günümüzün hemen hemen her kültürlü insanının, "modern" olduğu sürece en büyük kuşkulan bile, en ufak bir manevi rahatsızlık duymadan, rahatlıkla hatta zevkle yutmasından daha şaşırtıcı değildir; bunlar kılıç yutan hokkabazlara benzerler.

ve ekler:

Bu bizi paramparça etsin! Keşke daha az hokkabazlık yapıp düşündükleri ve yaptıkları şeyleri en içsel yaşamlarında hisseden gerçek insanlar olsaydık.

Lou'yu üzenin, inancın değil, duygunun yok olması olduğu unutulmamalıdır. Tanrı'nın yitimini hissetme cesareti, O'nun imgesine tutunmaktan daha yaratıcıdır ve büyük kişilikler ancak cesaretten doğar. Lou'nun dolaylı olarak söylediği, varoluş amacımızın büyük kişilikler üretmek olduğudur; bu, Lou'nun kendine mal ettiği. Nietzsche'ye ait bir düşüncenin parçasıdır.

"HARNACK VE HAVARİ İNANCI" VE DiĞER DÖRT MAKALE, 1892-5

Lou "Dinde Gerçekçilik" ve 1896'da yazdığı ünlü "Yahudi İsa" arasında, din üzerine beş makale yayımladı. Bunlardan 1892de yazdığı iki makale, tartışmalı "Harnack ve Havari İnancı" ile kendi fikirlerini ön plana koyduğu "Tanrı yaratımı" idi. "Tanrı yaratımı" otobiyografi niteliğinde bir parçaydı ve buradaki tartışması çoğu makalesindeki kadar iyi değildi. Makalenin adı pekala" benlik yaratımı" da konabilirdi, çünkü öyle görünüyor ki "dini", benliğin "dışarıdaki gerçekte" var olduğuna tamamen inanılan görünmez bir varlığa yansıtılması anlamında ele alınıyor ve makale Lou'nun çocuklukta -böyle bir- Tanrı'nın varlığından saf ve ciddi biçimde emin olmuş olmanın iç rahatlatıcı minnettarlığını duyumsadığı bir ruh hali içinde yazılmış. Lou'nun Tanrı'nın yalnızca benliğill yansıması olduğunu söylememesini anlamak güç. Ancak makale, sakin bir azımsama alıştırmasından başka bir şey de değil. Lou "en içten olanın ... en yüksek olanla bu gönülsüz karışımı ve değiş tokuşu -içten olanın yüksek olarak kavranması, halihazırda dini olanın belirleyici temel unsurunu içerir" dediğinde, o "en yüce"yi her nasılsa gerçekten var olarak tasarlıyor. Eğer bu, üçüncü bir kategorinin amaçlandığı açık değilken, öznel ve nesnel kategorilerden dışarı kayıyor ya da bu iki kategoriyi aşıyorsa, o zaman, yaşantı için çok gerekli bir tanımsızlık olarak ortaya çıkar.

"Hamack ve Havari İnancı" çok daha ilginçtir ve burada Nietzche'nin etkisi somut olarak görülür. Makale, cesur, tanrısız yaşamı över ve böyle bir yaşam sürebilen az sayıda insanla süremeyen çok sayıda insanı birbirinden ayırır. Ancak Lou Andreas-Salome "çok sayıda" olanları Nietzsche gibi olmadıkları için küçümsemez; aslında makale onların savunması olarak onları korumak için yazılmıştır. Protestan ilahiyatçı Adolf Harnack tarafından yazılmış,

15inci baskısı yeni yapılmış, her yerde satılan ve pek çok çevrede konuşulan risaleye Lou'nun yanıtıdır. Havari inancının kökeninin ve değişken tarihinin bir incelemesi olan risale, muhafazakarları kızdırmış ve özgür düşüncelileri sevindirmişti. Andreas-Salome makalenin tarihsel yaklaşımını onaylarken tuhaf biçimde muhafazakarlığı savunur ve Harnack'ın açıklamalarının muhafazakarlığın katı yönlerini sarsmasının olası olmadığı gibi, bunları sarsması gerektiğini öne sürer.
ı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:09 pm


Tartışması zekicedir. Tam olarak dini gelenekler, insan istekleri gereksinimlerinin sonucu olarak ortaya çıktıkları, yani nesnel olarak var olan şeyler olmadıkları (Lou burada Tanrı'nın olmadığı açıkça söyler gibi görünüyor) için, kırılgandırlar ve yok olabilirler: ama din, bizim için iyidir, din yoluyla evrimleşir ve derinleşiriz. Katı, hatta kemikleşmiş dogma ve bütün sert geleneksel adetler ölümcül bir unsur olmaktan çok, dini yaşamın korunmasında çok önemli olmuşlardır - ve kimileri hala önemlidir. Protestanlığın bile biraz muhafazakarlığa ihtiyacı vardır. Doktrin ve adetler yerine bireysel onaydan, ahlaki gönenmeden ve manen kendinden geçmekten söz edenlerin, dinin ortaya çıkış biçimi hakkında kafaları karışmıştır: Gereksinim Tanrı 'yı yaratır, sonra Tanrı, kendisi için, insanlarda belli din duyguları yaratır, ama bu duygular herkes tarafından aynı ölçüde ve aynı zamanda duyulmaz. Örneğin, belli basit insanlar ya da ümitsizlik içindeki ve acı çeken insanlar bunları hissetmezler. Bunların, yaşam koşullarını iyileştirmek için elimizden geleni yapma çabalarımıza (burası Lou'nun bu tür bir şey söylediği az sayıda yerden biridir) ek olarak, katı doktrinin avuntusuna ve desteğine gereksinimleri vardır. Bu nedenle daha güçlü ve daha şanslılar artık ona ihtiyaç duymazken, daha zayıf ve şanssızlar için de onun tutulması gerekir. Bu biraz, Dostoyevski'nin, kendisi ateist olduğu halde, yaşamını, Tanrısız yaşayamayan çok sayıda insan için Tanrı'ya inancı yaymaya çalışarak geçiren iyi huylu diktatörü Yüksek Yargıç'ın görüşünü andırabilir, ancak Lou'nun diğerleri için inancı koruması gereken daha gelişkin ve başarılı inançsızının, yalnız ıstırabın ve tüm bunları sürdürme sıkıntısının yükü altında ezildiği zaman dinin doğal ve harika meyvelerinin tadını gerçekten çıkaran tek kişi olduğu için salt bir mutluluk yaşadığı düşünülür. (Elbette Lou'nun öngördüğü bir zorbalık ya da ütopya değildir.)

Lou, dinin meyvelerinin tadını gerçekten çıkaran bu kişilerin (tahminen) kiliseyi koruyucu savlar öne sürmeyi sürdürürken, kiliseden ayrılmaları gerektiğini söyler. Özgür düşüncenin, kilisenin içinde sürdürecek bir işi kalmaz. Bu, basit ve zayıf olanlarınçıkarlarına zarar verdiği gibi, daha güçlü zihinleri de ayrılmaktan caydırır. Bu insanlar dinden kazandıkları coşkuyla dolu olarak, daha önce geçilmiş tüm yollardan ayrılmalı ve ışıklarını "yol olmayan yer"e ("das Weglose"), yani kilisenin hakkında hiçbir şey bilmediği tüm karanlık yerlere götürmelidir. Burada yine Nietzsche'yi duyarız: En yüksek cesaret, herhangi bir anlam tarafından henüz hiç yaşanılır hale getirilmemiş yerleri keşfedendir. Bu görüşün Lou'daki çelişik ve iyimser değişkeni, dinin bize verdiği en değerli şeyin, dinin yardımı olmaksızın karanlık yerleri keşfetme cesareti oIduğudur. Lou, Gerçek'in Yahudi-Hıristiyan Tanrı'dan çok daha kıskanç bir Tanrı olduğunu ve onun tarafından mahvedilmeye hazır olmamız gerektiğini söyler.

Sonraki iki çalışmada "Tanrı'nın Tarihi"nin erken bölümü geliştirilir. "Hayvandan Tanrıya", eski Samiler arasında kabile tanrılarından hayvan totemleri yoluyla "dünyanın efendisi" olan "Tanrı"ya kadar evrimin ana hatlarını verir. Bundan bir yıl sonraki çalışması "İslamın Sorunları" da özgün, işlenmemiş insan türü olan, henüz dindar olmayan, ama soylu, gururlu ve muhteşem erdemlerle dolu eski Arapların sonraki İslam kültürünün kibri alçaltıcı ve ayrımları yok edici etkileriyle zayıfladıklarını savlayan (belki de Andreas'ın esin verdiği) coşkulu bir bilimsel parçadır; Lou açıkça Nietzche'yi de unutmayarak yazısında "özgün bie efendi ahlakından ve din kültürünün köle ahlakıyla bunun yıkılışı"ndan söz eder. Daka sonra "Hristiynlığın Kökeni"nde (1895) ise Lou, İsa'nın yaşamındaki birkaç basit gerçeğin nasıl efsaneye ve üne dönüştürüldüğüyle ilgilenir. Ama İsa ile ilgili başlıca çalışması, Rilke'yi etkileyecek ve onda derin iz bırakacak, 1896 tarihli makalesidir.

"YAHUDİ İSA"

"Yahudi İsa"da, Lou Andreas-Salome başlıca fikirlerini yeniden ortaya koyarak onları yeni bir sonuca doğru geliştirir. Büyük ölçüde bizim çıkarımımıza bırakılmış olan sonuç, İsa'nın büyük inançsızlar, inançsızlığın dehaları arasında olduğudur.

Tanrı'nın yaşamındaki iki devreyi anlatan Lou, ilk devrenin şaşırtıcı olmasına karşın, Tanrı fıkrinin insanın iç yaşamına, onun aksi halde olabileceğinden çok daha büyük bir şey olmasına yol açacak kadar işleyebildiği ikinci devrenin daha da şaşırtıcı olduğuna dikkat çeker. İsa'nın Yahudiliğini vurgulayarak -İsa Yahudiliği yenen kişi değil, onun en keskin ifadesiydi- onu, büyük dini inançsızların önde gideni yapmayı başarır. çünkü bir Yahudi olarlak İsa, Tanrı'nın doğru zamanda kendini dünyada göstereceğine inanıyordu-"Yahudi Tanrısı hakkında uzun uzun düşünmedi, acı çekti ve yaşadı ve hissetti ve nefese değil, kana yani ölümden sonraki yaşama değil, tanrısal vaatlerin dünyada tutulmasına inanıyordu. Öyleyse diğer kimi şehitler gibi İsa da en son anda Tanrı'nın görünmesini bekledi: Ve son anda bunun olmayacağını fark etti. Bu nedenle İsa sonraki Hıristiyan şehitlere göre çok daha korkunç bir şeyle karşılaştı, çünkü o şehitler Cennet'e girmeyi bekleyerek öleceklerdi, ama kendisi hiçbir şey beklemeden öldü. Bu biçimde Lou, "Tanrım neden bizi terk ettin?" feryadını bizim onun "tüm insalık için acı çektiğini" söylediğimiz gibi, İsa'nın o anda gerçekten kendi kendine konuşması olarak yorumlar. çünkü o, kişisel bir Tanrı'ya inanmış olarak öyle bir Tanrı olmadığının farkına vardığımızda hepimizi bekleyen acıyı çekti.

Lou, İsa'yla özgür düşünceli dahi ideali arasında açık bir bağlantı kunnasa da, çok büyük sevgiyle tam ve keskin biçimde hissedilen inançsızlığın birleşimi ve bu ikisine birden katlanına dayanıklılığı, bu bağı öne sürer. İsa, esas ve tek yalnız dahiydi, en yüce insani duyguyu duyma yetisine sahipti ve bu duyguyu öyle derinden duyuyordu ki onun için başka hiçbir şeyin önemi yoktu; o, yeni bir dinin kurucusu değildi, ancak çelişkili biçimde, onunla ilgili olaylardan yeni bir din doğdu.

Tüm gerçeği ve bütün hayaliyle bir insanda vücut bulan din, tuhaf biçimde o günden beri dinin simgesi haline gelen haçın üzerinde kanayarak öldü.

Haç (diye bitirir makalesini) Hıristiyanlık için her ne anlama gelirse gelsin bize şunu anımsatmalıdır:

Dinin doruklarına, gerçek mutluluğuna ve trajedisinin tamamına ulaşan yalnızca bireydir, büyük bireydir. Onun orada, yukarıda ne deneyimlediğini aşağıdaki kalabalık öğrenmez.

"DİN VE KÜLTÜR", "TANRI'NIN TARİHİNDEN" "DİN DUYGUSU ÜZERİNE"

Lou, "Yahudi İsa"dan sonra, din üzerine dört uzun makale yayımladı. "Dinde Egoizm" (1899) büyük ölçüde önceki temaların tekrarıdır, fakat 1897-8 arasındaki üç makale bu temaları ilginç biçimlerde geliştirir.

"Din ve Kültür"e göre, bir anneden doğan çocuklar gibi tüm kültürel etkinlikler dinden doğmuştu; ve her biri büyüyüp onunla ilişkisi azalırken ebeveyn yönlendinnesine gereksinimi kalmıyordu, böylece yalnız kalan anne yine kendi kaynaklarına dönüyordu: Yani, din uzmanlaştı, yalnız Tann inancıyla ilgilendi ve yşamın: kalanından gözle görülür biçimde aynldı. Ancak "çocuklar" dinin görünmez bir yönünü kendileriyle birlikte taşıyarak giderek uzaklaştırdılar ve bu, bireylerin yaşamlanndaki doruk noktalannda ortaya çıkar.Çünkü:

Sayısız insan sayısız kereler Tann'nın ismini Tann'dan başka bir şeye uyguladı; sayısız ruh, en tutkulu din duygularının ve coşkularının inancın sınırlarından çıkıp yaşarnın sınırlarına girmesine izin verdi ...Tanrı Tanrı değil, insan yaşarnında bir insan ismiyle anılarnayacak kadaryakın, yoğun ve değerli olan her şeyin yalnızca bir simgesidir.

Lou oldukça gizemli biçimde, dinin kurtuluş hayalinin yaşamın yaşamı olarak Tanrı'nın, iki aşırı uçta belki de tek doğru ve "kutsanmış yaratı" olduğunu söyler: Bu uçlardan biri, insanın insan olaarak Tanrı'dan türediğine inanarak doğduğu karanlık yerlerin altınaki derinlik, diğeri de insanın en sonunda gerçekten insan olduğunu duyumsadığı ve Tanrı'yı doğurduğu kültür doruklannın üstüneki yüksekliktir.

Lou Andreas-Salome daha sonra, "Tanrı'nın Tarihi"nde (1897) kısmen ve "Din Duygusu Üzerine"de (1898) çoğunlukla, yüce ruh halleri kuramı diyeceğim şeyi ortaya koyar. Bu makalelerin her ikisi de onun kendi deneyimlerini betimlediğini gösteren bir heyecanla yazılmıştır. Lou, sevincin olanaklı olduğuna derinden ikna olmuştur. İnsanlan toz gibi kupkuru olmayı bırakıp başlannı yukan çevirmeye ve ne yoğun bir mutluluk yaşayabileceklerini fark etmeye ısrarla çağırdığı bir ruh halindedir. İnsanlar hem eski inanç makalelerine karşı çıkmalı hem de eski inanç alışkanlıklarını prova etmeyi bırakmalı ve bunlar yerine, insan kıştan çıkma, eski, soğuk evine baharda nasıl bakarsa yeni bir bakış açısından, din olgusunun tanımını yepyeni bir biçimde görmelidirler.

Lou, "Tanrı'nın Tarihinden"e, modem kilisenin usçuluk ve bilime uyum sağlama çabalarına bir başka saldırıyla başlar ve Nietzsche'nin "Tanrı'yı öldürdük" ve "bu kanı üzerimizden kim temizleyecek" diye haykıran "deli adam"ını aktarır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:09 pm


Bunu din tarihinin kanıtlatla desteklenmemiş beş evresinin tuhaf bir betimi izler. Lou 'ya göre, din tarihi, yorumlamadaki sarhoşça özgürlükten çıkar, kemikleşme değil, gerekli bir donanım olarak tutuculuk talebinden geçer, daha sonra bir sofuluk ve kendini küçük düşürme aşaması yaşar, oradan gizemciliğe geçer ve en sonunda da gizemlerin akılla sınandığı akılcılık aşamasına ulaşır. Bundan geriye şüpheli bir alegori karışımından başka bir şey kalmaz. İşte çağdaş kilise böyledir -zayıf ve kurak. Lou'nun Tanrı'nın ölümünden sonraki bir çağda dine eğilimi olan kişinin sahip olabileceği şeyin betimiyle karşıtlığım gösterdiği de bu akılcı yavanlıktır. Onun yüce duygular kuramı, Tanrı'mn ölümünü bundan daha az umursamayacak olanların darkafalılığına bir karşıtlık olarak sunulmuştur. (Büyük bir parçası aslında adanmışlık olan) yüce duygu, artık gündelik sesleriyle konuşmayan dış olaylar, "sanki bize tannsal bir şey söyler" gibi kendilerini simgeler olarak açığa vuruyor göründükleri zaman ortaya çıkar. Belli bir inancı olan bir insan bu duruma açık bir ifade verebilmişti, ama biz veremiyoruz. Yine de kendi kendimize ayin yaptığımız bu gibi anlarda ["Einkehr und Sammlung"] tamamıyla ilgili ve katılımcı oluyoruz; her şey bütünleşmiş huzur dolu ve derin oluyor. (Lou bu ruh halini çocukluktan ya da sayfiyeden çıkarmasa da ve bunu düşünceli hareketlerde bulunma içgüdüleriyle ilişkilendinnese de yaşantılanan kısmen dinsel bir huzura ilişkin pek çok başka betimle arasında açık bir benzerlik vardır; Wordsworth'ün "Gücün huzura kavuşturduğu bir gözle/ Umudun gücünün ve neşenin derin gücünün/ Nesnelerin içinde yaşamı görürüz" dediği "sakin ve kutsanmış ruh hali" bunlardan biridir.) Lou, bu ruh halinin inancın duygusal bir andacı değil, tüm dinin içinden çıkıp geliştiği topraktan yeni bir gelişim olduğunu ilan eder. Ve inançsızların gerçekten de inananlardan daha yoğun dinsel deneyimleri olabilir, çünkü inananların sabit inançlarının ağırlığı, onları "inançsız insanın sık sık bir şey duyduğu ve yaşantıladığı tüm gizli mutluluklara girme" cesaretini göstermekten alıkoyabilir.
"Din Duygusu Üzerine" ileriki bölümlerinde iki temel zihinsel durumu ayırt eder: Bunlardan biri genel olarak insanlarla paylaşılır, diğeri paylaşılmaz. Paylaşılmayan ve gerçekliğinden çok emin olduğumuz için herhangi bir paylaşma gereksinimi duymadığımız ulu güzellik ve esrime anları, varoluşlarımızın dengeli, sorgulanamayan ve evrensel olarak paylaşılan anlarının üzerinde, büyük bir düzlüğün ortasındaki dağ dorukları gibi yükselir:

Ovalar, çaba harcamadan birbirinin içine akar, ancak düz arazinin üzerine çıkan, yukarıya ulaştığı ölçüde, komşularından ve yoldaşlarından ayrılır; elbette doruklar tür ve yükselik olarak birbirine benzeyebilir, fakat bir doruktan diğerine ancak orta zemindeki dolambaçlı yoldan geçip, binbir güçlükle yukarı tırmanarak ulaşacaksınız.

Çok büyük ayrılıklarına karşın, bu anlarda "ev havası"m soluduğumuzu duyumsarız; üstelik başkalanmn da kendilerine ait bu tür deneyimleri olduğundan emin oluruz; bunu (yani bu tür deneyimle olup olmadığım) düşünmeye bile gerek duymadan, bu deneyimi gayet doğal olarak, sözcükler ve eylemlerle ifade etmeye çalışırız. Her ne kadar bu, sonuçta başkaları için ifade edilmiş olsa, Lou'ya göre, yine de bunu başkaları için yapmayız.

Dağ dorukları Nietzsche'nin sık kullandığı bir imgedir ve Lou burada

sonra bireyler bir kez daha birbirlerine gelir, birbirlerini tanır ve selamlarlar ve doruktan doruğa kahkahalar ulaşır..

diye yazdığında, Nietzsche'nin "bir devin çağlar arasındaki kurak boşluklardan, altlarında sürünen gürültücü, avare cücelerce rahatsız -edilmeksizin bir diğerine seslendiği ve ruhların yüce ilişkilerinin devam ettiği dahiler cumhuriyeti"ni yineler.Nietzsche'nin aksine Lou bir de en aşın bireyselliği, artık benlik denemeyecek bir şeyin deneyimine doğru hareket etmek olarak algılar. "Benliğimizin bu doruklarında kendimizden kurtuluruz."

Makale bir kehanet ile sonuçlanır. Tüm parçalanma ve soyutlanmanın aşılacağı bir çağ gelecektir. Bu, altın paraları toplayıp bunlardan büyük bir yığın oluşturur gibi ardı arkası gelmeden, sürekli yeni bilimsel bilgi parçalarını toplamak yerine, bir araya gelip servetimizi harcamaya başlayacağımız bir uyum ve çiçeklenme zamanı olacaktır. Her şey bir araya gelecek ve "sanatta, bilimde, ahlakta ve yaşamda" bir bütün oluşturacak ve

Çok da uzun olmayan bir süre önce, orada burada anlamsızca yükselen ve aynı biçimde anlamsızca düz ovaya inen şekilsiz yükseltiler gibi görünen şeyler, üzerindeki yüksekliği ölçülemez gökyüzü ile birlikte tam anlamıyla bir abide gibi, devasa bir insan binası biçimini alırken doruktan doruğa bir kahkaha gider.

Bu gerçekleşmesi olanaksız bir öngörü olmakla birlikte, bir Cennet ya da zamanın sonu öngörüsü değildir. Evrimsel ve göreli biçimde tasarlanmıştır; çünkü Lou, bunun da geçeceğini ve geçecek olmasının bizi kaygılandırmaması gerektiğini söyler. Tanrı için Mücadele'de ifade ettiği gibi burada da şöyle der:

Bizden çok sonraki kuşaklar, buna çökmüş harabeler gibi baksalar onlarda yalnızca bizim geçmiş çağlara ilişkin en yüksek hayallerde gördüğümüzü, yani en yüksek hayalimizİn bir simgesini görseler ne olur ki?

Bu, Nietzsche'nin "her şeyin ebedi yinelenmesi"nin Lou Andreas Salome'deki eşdeğeri midir? Lou, bütün şeylerin kaçınılmaz olarak yok olması düşüncesine katlanır ve bunu planının bir parçası yapar. Mutluluğun ve mükemmeliyetin gelecekte eksiksiz olarak kesinlikle gelecek olmalarının yanı sıra, halihazırda kendilerini belli ettiklerinden, halihazırda zevkle yaşandıklarından emin olduğu için, kendisi de bunların belirtilerinin, Nietzsche'nin asla bilmediği bir huzur ve güvenlik duygusuyla halihazırda tadını çıkardığı için Yok olma düşüncesi Yinelenme düşüncesinden çok daha soyutlayı olmalı. Lou Andreas-Salome'nin bu ciddi, esrik makalenin sonunda faniliği ve geçiciliği, adam sendeci, hafif bir jestle, neredeyse estetik bir gösterişle kabul ettiğini görmek etkileyicidir.

Salome - Yaşamı ve Yapıtları/ Angela Livingstone/ Ayrıntı Yayınlar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:10 pm

Bıraktığı yerden şöyle devam etsem
Çok da saçmalamış olmam sanırım

Halisünasyonlar
Ölüm anı

Bizim sanılarımızı gerçekten de
Gerçek kılacaktır

Bir tanrı gerçekten de bizi sorgulayacak
Ve cennet veya cehennem olacaktır

İnsan kendini buna hazırlamalıdır

Ne kadar yapay da olsa
Bundan kurtulmak mümkün değil

Buna tek çare
Hepsiyle barışmak
Teker teker hepsi olmaktan geçer

İnsan kendi tanrısını yaratmaktan öte
Kendi kendisinin tanrısı olmalıdır
Avatar?

Buraya bir not da şöyle düşülebilir
İslamiyet buna açık kapı bırakıyor
Tasavvuf'un temelinde
Ben Tanrı'nın parçasıyım
Anlayışı vardır

Kendi kendisinin tanrısı olmuşların
Konuşmaları
Gerçekten de
Doruklardan doruklara gülüşlere benzer
Artık kişiler değil
Ruhlar konuşur

Bu hiçten hep'e geçişin mutluluğudur

Ne kadar suyunu çıkarmış olsa da
Daha önce lou'yu okumadığım için üzüldüm doğrusu

Artık
Tanrı, sadece sözde tanrıdır
Sadece bir semboldür

O artık bir kavram değildir
Ve üzerine binip dolaşmamız için bizi çağırır
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:10 pm

AŞK VE KADIN ÜZERİNE MAKALELERİ

"Kişi en sonunda, arzu ettiği şeyi değil, arzusunu sever."NIETZSCHE

"Kadının en yüksek saatinde, her zaman, bir Tanrı'nın yanında erkek yalnızca Meryem'in marangozudur." LAS

1890'ların sonunda Lou Andreas-Salome'nin yazılarındaki başlıca ilgi odağı dinden, sözcüğün her iki anlamında cinselliğe kaydı: Fiziksel aşk ve kadın ile erkek arasındaki fark. Din üzerine iki makalesi daha çıktı, ama önce Rilke ve daha sonra Freud ile karşılaşması arasındaki yaklaşık on yılın başlıca yapıtları, "Kadın Olarak İnsan" (1899) ve "Aşk Sorunu Üzerine Düşünceler" (1900) adlı iki makale ve büyük ölçüde bunlardaki tezleri yeniden bildiren kitabı Erotik'tir (1909-10). "Bildirir" uygun bir fiildir, çünkü diğer konularda olduğu gibi bu konuda da tarzı buyurgan ve şüphesizdir. Lou, yürüteceği bir inceleme olan biri gibi değil, açıklayacağı ayrıcalıklı bir bilgi olan biri gibi yazar. Bu, örneğin Virginia Woolf'unkine ters bir işlemdir. Woolf, bir adamla kadının birlikte taksiye binmelerini izlerken "Belki de bir cinsiyeti diğerinden ayrı düşünmek çaba gerektirir. Zihnin birliğine müdahale eder" diye düşünür ve "zihinde iki cinsiyet" olup olmadığını merak eder. Lou A. Salome her zaman şüphesiz olandan yola çıkar ve kendi duyguları da böyle olduğu halde, Virginia Woolf gibi "Kadınları seviyo Basmakalıp olmamalarını seviyorum. Tamlıklarını seviyorum. İsimsizliklerini seviyorum" diyecek kadar hafif ve kuramsız yazmaz.

LOU ANDREAS-SALOME VE KADINLARIN ÖZGÜRLEŞMESİ

Lou Almanya'da kadınların özgürleşme hareketi içinde etkin bir almadı. Ama harekete katılan arkadaşları vardı ve kendisinin bağlantısı olduğu düşünüldü -feminist dava için değerliydi, ama onun savaşçılarından biri değildi. Arkadaşlarından biri olan Helene Stöcker (1869-1943) Alman feminist hareketinin radikal bölüm de çok önemli bir rol oynadı. Helene Stöcker, 1890'larda kadınların eğitim görmesi için kampanyalarda ve (fuhuşa karşı) Berlin Fesih hareketinde etkinlik gösterdi; 1901' de Almanya Kadınlara Oy Hakkı Birliği'nin on üç kurucu üyesinden biri oldu ve 1904'te Fesihçilerden ayrılıp daha sonra "Yeni Ahlak" adını alan (kürtajın doğum kontrolünün yasallaşması, boşanmanın kolaylaştırılması, evlilikte kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit olması ve bekar annelere haklar verilmesi için kampanya yapan) gruba önderlik etti.

Aralarındaki dostluğa ve birbirlerine saygı duymalarına karşın Lou, bu konularla ilgilenmedi. Nietzsche'nin güçlü etkisi altında kalmış olan ve onu kadın kişiliğinin özgür ve tam gelişmesinin destekçilerinden biri olarak yorumlayan Helene Stöcker'in öne sürdüğü fikirlerin bazılarını kesinlikle paylaşıyordu. Stöcker daha 1893 yılında Freie Bühne'de yayımlanan soğukkanlı makalesinde kadınlar henüz özgürleşme ile evliliği birleştirememişlerse, bunun nedeninin erkeklerin kadınları ya ev kadını ya da fahişe diye katı kalıplarla düşünme tuzağına düşmüş olmaları olduğunu açıkladı ve şimdi aşksız yaşamaya karar veren kadınların pek çoğunun bunu, çilecilikten değil, -"büyük mutluluk"un arkasında- mutfak ve çocuk odasındaki hapisliği anlamalarından yaptığını bildirdi. Lou erkekleri nadiren eleştirdi, ama bu özgür ve mutlu ideali o da paylaşıyordu ve aşk mutluluğunun ötesinde sezilen hapis imgesi 1898'deki Bir Sapma romanında ağır basıyordu.

Lou, 1890'ların başında henüz kadınların doğası ve gereksinimleri hakkında yazmıyordu. Hatta Ibsen' in Kadın Karakterleri kitabı bile, kadın topluluğundan çok, daha genel olarak insan özgürlüğü ve idealler hakkındaydı. Ama tartışılan sorunların çok iyi farkındaydı. 1890'lar ve 1910'larda kadınların gereksinimleri, hakları ve toplumdaki yerleri hakkında kuramsal (ve kurgu) yapıtların sayısı artıyordu. Lou'nun tartışmaya katıldığı soru, tanım düzeyindeydi. Kadın esasen erkekten farklı mıydı? Daha zayıf, daha düşkün, doğal olarak başarmaktan aciz miydi (Otto Weininger, 1903 tarihli Cinsellik ve Kişilik kitabında bu konuyu kısaca tartışmıştı)? En azından olasılık olarak, erkekle aynı yeteneklere ve doğaya sahip miydi? Yoksa farklı ama aynı ölçüde değerli özelliklere mi sahipti? Bu soruya ilişkin giriş niteliği taşıyan ve hafif iki parçada -Ellen Key'in 1898 tarihli Kadın Gücünün Yanlış Kullanılması'nın bir eleştirisi ve 1899 tarihli "Modern Kadına Karşı Aykırı Düşünceler" adlı bir makale- Lou, kadın doğasıyla erkek doğası arasında derin ve gerekli farklar olduğundan emin olduğunu gösterdi. Lou, kadınların hırslı veya rekabetçi olmamalarının daha iyi olacağını, zaten olmaları da gerekmediğini ileri sürdü, çünkü "kadınlık, yüce bir çiçeklenmedir" (Lou, bu çiçek benzetmesini sıkça kullanmışır). Lou birkaç yıl sonra bu anlayışın verdiği gönül rahatlığına karşın günlüğüne Amerikalı feminist (ya da kendi yeğlediği deyimle sosyolog) Charlotte Perkins Gilman'ın Kadınlar ve Ekonomi kitabına büyük ölçüde katıldığını yazdı. Bu, kadının rolünün yalnızca olduğu yönündeki Viktorya dönemi görüşüne karşı güçlü bir saldırıydı. Lou, kitabın Almanca çevirisini 1903'te okudu. Bunun kendi türündekiler içinde gerçekten zevk aldığı ilk kitap oldu ve yalnızca yazarının kadınları, cinsellikten uzak entelektüel için özgürleştirmek istemesine üzüldüğünü söyledi; bu görüş kadının özel içgüdüsel dünyasını dışarıda bırakıyordu.

1899'da radikal feminist Hedwig Dohm, Die Zukunft'ta yayımlanan "Kadınların Hareketinde Gericilik" makalesinde Lou'yu şiddetle kınadı. Makalede en önemli "gericiler" olarak, kadının erkekler için yaşaması gerektiğini söyleyen Laura Marholm; kadının çocuğu için yaşaması gerektiğini söyleyen Ellen Key; ve kadının kendi özel yeteneklerini geliştirmek için yaşaması gerektiğini söyleyen Lou Andreas-Salome'nİn adı geçiyordu. Hedwig Dohm, üçün:erkek zekasının üstünlüğünden emin olduğunu ve kadınların meslek yaşamına ve etkin yaşama katılmalarına karşı olduğunu düşünüyordu. Dohm bu kadınların üçünü, özellikle de son saydığı"Frau Lou" diye hitap ettiğini seviyor ve düşmanlıktan uzak bir biçimde eleştiriyordu. Lou'nun ekonomik sorunları tamamen göz ardı etmesine ve mesleki açıdan etkin olduğu halde bu etkinliğin bir parçasının, kadınların böyle etkinliği istememeleri gerektiğini savunması olmasındaki çelişkiye dikkat çekiyordu. Aynı zamanda Lou'nun tarzının kışkırtıcı gücünü onaylıyordu (bu sırada alay da ediyordu -"konuşması narin bir perdenin arkasından geliyor, tamamen flüt ve arp sesleriyle...") ve şüphesiz eleştirmen Heilbom'a katılırdı. Heilbom 1897'de yazığı bir makaleyi şu sözlerle bitirmişti: "Kısacası, Lou Andreas-Salome, hatalı olduğu zaman bile ilginç


En son Psikogirl tarafından C.tesi Şub. 14, 2009 10:11 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:11 pm

AŞK SORUNU ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Bir yıl sonra çıkan "Aşk Sorunu Üzerine Düşünceler" Lou'nun en iyi yazılmış makalelerinden biridir. Makaleye akıcılık kazandıran ve tarzıyla konusu arasında ilişki kuran bir ivedilik ve heyecanla yazılmıştır. Lou burada erotik duyguyu çözümler: Verdiği sarhoşluğu, haklı bencilliğini, sadakate düşmanlığını, sanatçının yaşantısıyla benzerliğini. Ayrıca, beklenmedik biçimde, saygı duymadan aşık olma olasılığını ele alır. Makale cinsel mutluluğun zihinsel çalışma üzerindeki iyi etkisinden söz eder ve belki kendisi de bunun bir kanıtıdır.

Cinsellik içgüdüsü; bütün diğer içgüdülerden farklıdır. Kendine ait yasaları, konumu vardır. Lou'nun evlenmeden on sekiz ay önceki günlük notlarında anahatlarını verdiği ve Fenitschka romanında duygusal olarak dile getirdiği tema olan bu karşılaştırılmazlık, şimdi onun cinsel aşk hakkında en kesin fikri olur. Bireyin dünyasıyla toplumun dünyasının ortasında olan cinsellik olağan kategorilerimizi şaşırtır: Kendini arama ve yardımseverlik karşıtlığını yitirir, bencillik özgecilikle birleşir; sevilen kişi ayrı bir insandır, ama onun içine akar gibiyizdir; yaşantı sonludur, ama sonsuz gibi görünür.

Bunlar hayal değildir. Lou erotik sarhoşlukta aksi takdirde asla algılayamayacağımız bir şeyi algıladığımızı iddia ederek bunların gerçekliğini savunur: Algıladığımız şey, maddesel olandan zihinsel olanın yükselmesidir. Sanki eski çağlardan bir tiyatro oyunu izleriz: "Fizikselin her şeyi kucaklayan büyük anaç bedeninden (rahim) tüm görkemiyle psişik olanın doğuşuna tanık oluruz." Yani zihinsel enerjinin ilk ortaya çıkışını görürüz. (Lou daha sonra bu süreci Komünyon ayininde ekmek ve şarabın İsa'nın etine ve kanına dönüşmesiyle karşılaştırdı ve aşkta eşin ayindeki rahibe benzediğini söyledi: Onun ne yaptığını insan ancak yarı yarıya kestirebilirdi) Yanılsama ve gerçeklik arasındaki fark artık neredeyse hiç geçerli değildir. Eğer gündelik olanın ışığında aşığın sevdiğinin çevresinde güzellik özlemiyle yarattığı hava gerçek değil gibi görünüyorsa yine de bunun gündelik bir yönü olmayan bir "gerçek" oluğu söylenebilir. Aslında Lou şimdi en ilginç formülasyonlarından birinde "belli şeyler, deyim yerindeyse, gerçekçi olarak değil, yalnızca biçemlenmiş biçimde yaşanabilir" bildiriminde bulunur.

Makale, daha sonra "narsisizm" başlığı altında toplanıp geliştirilecek fıkirleri tanıtır. Bunların merkezinde mutluluğun sevilmekte değil, sevmekte bulunduğu vardır. Sevilen kişi, sevme mutluluğuna yalnızca bir "ek", bir ikinci, bir yankıdır. O yankı sayesinde kişiyi yüceltiriz, ama gerçek şudur ki bizi doyuran o değil, kendi durumumuzdur:

Aşk tutkusu, benliğimize en derin giriştir, bin kat yalnızlıktır ... sevilen nesne ,.. yalnızca buna yol açan nedendir.

Bu,bir ölçüde Rilke'nin karşılıksız büyük aşkının zor övgüsünün daha basit bir uyarlaması gibi görünür. Ama Rilke, tehlikeyi, maruziyeti, macerayı ve "açık olan"ı kastediyorken, Lou tam bir güvenliği akla getiriyordu; onun yalnız, "nesnesiz" aşkı "ev"in derinlerine iner. Bu düşünce, sonraları, onun "Freud'un okulu"nda kalmasının ardından en iyi bilinen kuramlarından birine dönüştü ve otuz yıl sonra da Dönüp Baktığımda'da en son, sonuçlandıncı düşüncelerinden biri olarak aşığın sevdiği ile ilişkisi hakkında canlı bir tilerne biçimini aldı:

Aşık olduğumuz zaman birbirimizle mantardan bir tahtayla yüzme alıştırması yaparız, bu sırada sanki diğer kişi bizi taşıyan denizmiş gibi davranırız. Onun bize ilk evimiz [Urheimat] gibi eşsiz biçimde değerli ve aynı zamanda sonsuzluk kadar yoldan çıkarıcı ve akıl karıştıncı gelmesinin nedeni budur.

"Aşk Sorunu" Nietzsche'nin acımaya karşı tartışmasının da daha yüksek bir uyarlamasını geliştirir: Acıma gibi, diğer kişiyle doğrudan ilişkili duygular, benliğimizde bir daralmayı da beraberinde getirir; -gerçekte diğer kişiyle ilişkili olmayan- aşk, benliğin açılması ve büyüme için çok büyük değere sahiptir.

Yine ikna edici bir parça, aşıkla sanatçıyı karşılaştırır. Sanatçı da tamlık ve şeylerin yabancılığının ortadan kalkışı deneyimlerini "'abartır." Ve tıpkı sanatçının esin için beklernesi gerektiği gibi, insan erotik için beklemelidir. İnsan kendini bu duyguya zorlayamaz. Erotik duygu aralıklarla ortaya çıkar ve ortaya çıkışları arasındaki aralıklara dayanmak, sanatçının yaratıcı anları arasındakilere katlanması kadar zordur. Lou Rilke'yi düşünür ve bu aralıkları onun için oldukları gibi betimler: "Yaşamda en berbat cehennem." Lou, insan esinle alt edilir gibi, onun tarafından alt edilmelidir, diye devam eder; bir kere gittikten sonra onu geri döndürmenin yolu yoktur ve aşkın yüksek zevki ile onun yokluğu arasındaki fark, derece farkı değil, var olma [Wesen] farkıdır. Cinsel duygu başka hiçbir şeye benzemez ve onu uyandırmak için başka hiçbir şey çağrılamaz ve kullanılamaz.

Lou sonuçta tamamen erotik sarhoşlukla aşık olup bütün benliğini işin içine katmamanın olanaklı olduğunu savunur. İnsanın yalnızca saygı duyduğu birine aşık olmasını bekleyenler "tanrıların orada neye karşı durdukları"nı anlamıyorlar:

Öyleyse insanın, bedensel doğası oldukça farklı bir dil konuşan, daha yakından tanındığında ruhunun doğru olduğunu gösterdiğinden oldukça farklı bir şey simgeleyen birine güçlü bir tutku duyması olanaklıdır.

Birinin ensesinin biçimi gibi, belki de kişiliğiyle ilişkisi olmayan ama -artık ışık saçmayan uzak yıldızlardan gelen ışık gibi- daha önceki kuşaklardan kendisine geçmiş tek bir özellikle kendimizden geçebiliriz. Bunu bildiğimiz zaman bile o özellik içimizde bir ateş yakacaktır. Lou buna trajik bir şey der ve erotik olanın doğasında trajik bir özellik olduğunu söyler. Aşk beden için kişinin bir simgesi, o kişiye giden dolaylı bir yol gibidir ve "aşık olduğumuz, her zaman ulaşılmaz bir yıldızdır."

Aynı kitaptan, sayf. 211-214 /219-222
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:12 pm



NIETZSCHE HAKKINDAKİ KİTABI

Lou Andreas-Salome'nin süregiden bilimselliğinin ikinci kitabı Yapıtlarında Friedrich Nietzsche oldu. Kitap 1894'te çıktı ve Nietzche hakkında o zamana kadar yayımlanmış ilk ciddi kitaptı. Birkaç on yıl sonra eleştirmeler yapıtın önemini hala kabul ediyorlardı.

Karl Löwith, 1935'te kitabın Nietzsche'nin Ecce Homo'da kendinii savunmasından önce geldiğine dikkat çekti, bu nedenle "Betimin sakınganlığı ve olgunluğu çok daha şaşırtıcıdır ... Sonraki elli yılda daha önemli bir sunum çabası olmamıştır." Bruno Hillebrand da 1976'da "Nietzsche'nin yaşamına ve düşüncesine derinIemesine bakan ilk kişi Lou Andreas-Salome'ydi" diye yazmıştı. Kitap Lou'nun diğer yapıtları arasında sivrilir -bunların en bilimsel olanıdır ve sıklıkla tekrarlar içermesine ve zaman zaman belirsiz olmasına karşın, Almanca ya da kadınca bir yakınlık içermeyen, ciddi ve zorlayıcı bir düzyazı olarak yazılmıştır. Lou'nun kitabı yazmasına neden olan, Nietzsche'ye saygısının yanı sıra canlı bir kendini ondan uzaklaştırına kaygısıdır: On iki yıl önce Tautenburg'da olduğu gibi, sıcak bir beğeninin yanında sakin bir reddediş vardır ve her iki tavır da enerji ve zekayla ifade edilmiştir.

PSİKOLOJİK BİR ÇALIŞMA

Nietzsche'nİn bir yanda çalışması diğer yanda ise yaradılışı ve yaşam biçimi arasındaki yakın bağlantıyı anlayan ilk kişi gerçekten Lou'dur. Yaklaşımı psikolojiktir. Aslında İnsanca Pek İnsanca'dan alıntıyı Giriş bölümüne epigraf olarak vererek, kitaba, sanki Nierzche'nin felsefesini psikolojiye indirgemeye niyetlenmiş gibi başlar, sonra Nietzsche'nin mektuplarındanil alıntı yapar, mektupta Nietzsche Lou'nun "felsefi sistemleri yaratıcılarının kişisel eylemlerine indirgeme" fikrinden hoşlandığım söylemiş, ama bir de uyarıda bulunmuştur: "Sistem kişiden daha büyük değildir" denemez, ama "insan sistemin büyük olmadığı gösterildikten sonra bile büyük olabilir." Lou'nun Nietzsche'nin kendisi hakkında söylemek istediği budur. Başlıca teması, "Başka hiç kimsede zakaıun dış çalışması ile yaşamın iç imgesi birbirine bu kadar eksiksiz rastgelmez"dir. Nietzsche'nin tüm yaşantısı, düşünceye karşılık geliyordu -yaşamı tamamıyla "düşüncelerden hasta olmak ve düşüncelerle iyileşmek"ten ibaretti. Onun kendine özgülüğü, trajedisi ve büyüklüğü buydu. Nietzsche kendi ruhunu evren için bir model yapmışsa da (Lou'nun başlıca eleştirisi budur), yine de bu dikkate alınmaya sonuna kadar değen bir ruhtu.

Lou, Nietzsche'yi "hastalık hastası, zayıf bir insan" olarak sunmakla suçlandı, ama bu doğru değildir. Aksine Nietzsche'yi Nietzsche'nin arkadaşı Erwin Rohde'nin onun bu konudaki ilk makalesini (1891) okuduktan sonra değerlendirdiği gibi görmüştür: "(Lou bunu saklasa da) Şimdi anlıyorum ki, delilik Zerdüşt ile başlıyor, ama ne delilik ve bu nasıl bir ateş yakıp dünyayı parlak alevlere boğuyor." Lou sürekli olarak Nietzsche'nin yazma gücünü anımsatır. Nietzsche'nin okuyucuları salt fikirlerden daha fazlasını yaşantılarlar: "Birbiriyle çelişen düşünceler okuyorken, dünyaların yok olduğunu ve yeni dünyaların meydana geldiğini görüyoruz." Lou Nietzsche'nin asıl özgünlüğünün fikirlerini üstlenme ve savma tarzı olduğunu söyler ve bakın neyi keşfeder:

Aksi takdirde kendi anlayışımızla derinlemesine tüketmeden ve bu nedenle sayelerinde yaratıcılık kazanmadan ancak üstünkörü geçeceğimiz düşünce dünyalarının o içsel yaşantılan ve ürünleri ... Onun ruhunun duyumsadığı en küçük dokunuş, içinde dolu dolu bir içsel yaşamı, düşünce yaşantısını serbest bırakmak için yeterliydi.

Övgüler kitap boyunca yinelenir. Lou, Nietzsche'nin en ince düşünce farkları için en ince ifadeleri bulmadaki eşsiz yeteneğinden, karşı çıkılabilecek ama öldürülemeyecek fIkirlerinin yaşama güccünden, "hassas ve uzman eli"nden, bilgideki boşlukları bulmada hiç şaşmayan içgüdüsünden, titiz dürüstlüğünden, dehasından söz eder. "Onun hataları bile sonsuz sayıda yeni görüş açısı yaratır"; ve "başka hiçbir yazar düşünceyi yaşanmış yaşantıya bu denli eksiksiz biçimde dönüştürememiştir." Üstelik Lou, Nietzsche'yi gözümüzün önünde, elinde kalemiyle çalışma masasının başında otururken canlandırmanın yanlış olacağını gösterir: O felsefesini enine boyuna düşünmek için dağlarda, deniz kıyılarında dolaşır: Yalnızca bir bilim adamı değil, yaşayan bir insandır! Eleştirdiği başlıca noktalarda bile onu takdir etmenin yollarını bulur. Tanrı'nın yerine kendini koymuş -ve büyük bir hata yapmış- olmasına karşın, tamamen "Tanrı'nın ölümü" ile ilgilenmesi onu çağının en tipik filozofu yapmıştır. Lou Nietzsche'nin çağdaş zihnin durumunu ifade etmesinin çok yararlı olduğuna inanır. Lou'ya göre, bu özgür düşüncenin hala dini sorunların pençesinde yanmakta ve mücadele etmekte olan ve besinsiz kalmış, dini bir açlık içinde bulunan zihnidir ve modern bilgi kınntılarıyla doyurulamaz. Nietzsche işte bu zihnin kapanmak bilmez iştahını ve yorulmak bilmez dayanıklılığını betimler-"onun felsefesinde büyük ve sarsıcı olan da budur."

Bunu Lou'nun Nietzsche'nin çalışmasının temelinde belirlediği psikolojik sürecin bir özeti izler. Lou 'nun süreç betimlemesine Nietzsche'nin kitaplarından geniş çaplı ve (kendi bağlamlarında) ikna edici alıntıların eşlik ettiği ve aynca her ne kadar belli yargılar Nietzsche'ye haddini bildirir gibi görünse de onun büyük yeteneği öneminin sürekli olarak sorgusuz kabul edildiği ve anıştınldığı unutulmamalıdır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:12 pm

NIETZSCHE'NİN GİZEMİ VE METAMORFOZLARI

İlk bölüm, Nietzsche'nin yaradılışını anlatır. "Değişimleri" adı altında ikinci bölümde ilk kez Lou'nun Nietzsche'nin yaşamındaki çalışmalarına uyguladığı üç katlı bölümlemeye göre, ilk iki dönem olarak tanımladığı süredeki yapıtlarını ele alır. Üçüncü ve son bölüm, Nietzsche'nin üçüncü dönemindeki yapıtlarında yer alan "sistem"in sunumu ve eleştirisidir.

Nietzsche'nin gelişimindeki metamorfozlara, varoluş bilmecesi, yani olağandışı acı çekme gereksinimi neden olmuştur. Acı ve hastalık, diğer insanlar için birer parazit iken, Nietzsche'ye göre "zur sache"ye aittirler, yani "şeyin kendisi"dirler. Nietzsche gereksinim duyduğu bir hastalık ve iyileşme almaşı boyunca hareket eder. Hastayken sağlıklı olma arzusuyla yanar tutuşur; sağlıklıyken ise hasta olma isteğiyle yeninden hastalığa döner. Bu bir acı biyografisidir. Lou, Nietzsche'nin herhangi bir şey yaratmak için üstesinden gelmesi gereken, yinelenen gerçek bir hastalığı olduğu gerçeğini pek de önemsemeyerek, "Nietzsche'nin zihinsel yaşamındaki, yalnızca kendini feda etme ve kendini ihlal etme yoluyla tatmin olabildiği anlamına gelen esrarengiz özellik"ten söz eder ve bu denli yoğun kullandığı acıyı, onun içindeki Tanrı gereksinimi ile Tanrı'yı inkar etme mecburiyeti arasındaki temel bir çelişkiden türetir. Bu çelişkiyi çözülmez kılan, Nietzsche'nin zorlukta ısrarcı olmasıydı. Hıristiyanlığı bıraktı, çünkü Hıristiyanlık çok rahattı; Wagner'i bıraktı, çünkü kendisine çok iyi uyuyordu. Bundan sonra da "belirsiz bir içgüdü" tarafından her başarının ötesine ve giderek alazlanan araştırma ateşlerinin içine doğru sürüklendi.

Nietzsche'nin ilk -"metafiziksel"- dönemi, Wagner'den, aynı zamanda ilk fIkirlerinin tümünden de ayrıldığı zamana kadar sürer. Nietzsche kendini yıkıntıların içinde buldu, yeni bir ideal aradı ve onu tipik biçimde yeni bir arkadaşlıkta, Paul Ree ile arkadaşlığında ve kendisinin "realizm" dediği "pozitivist" felsefede buldu. İkinci önemli dönemi olan pozitivizm, verdiği acı nedeniyle onun için değerliydi. Nietzsche, kendini Ree'nin etkisine açık bırakarak (deha gibi) daha önce sevdiği tüm kavramları "açıklama" yoluyla zayıflatarak, kendini ileri gitmeye zorlamak için kendine kasten acı veriyordu. İkinci dönemin tamamında, sarhoşluğa karşı görünüşte ayık mücadelesi, "yalnızca kendine uyguladığı şiddetten sarhoş olma girişimi"dir. (Lou, Nietzsche ile Ree'nin arkadaşlığını anbarken, Ree'nin etkisini ve Nietzsche'nin ona bağımlılığını kesinlikle abartır, fakat Nietzsche'nin kendisinin de Ree'yi gözünde büyüttüğünü kaydeder ve Nietzsche'nin çok daha büyük yaratıcılığını fark eder. )İkinci dönem, Nietzsche'nin eski fikirlerine daha büyük bir ölçekte dönüşü için bir hazırlıktı. Dönemin son derece akılcı oluşu duygunun ve iradenin yüceltilişine çelişik bir dönüş yapmayı da olanaklı kıldı. Zerdüşt ile başlayan beş önemli yapıtın yer aldığı üçüncü döneme Lou tekrar tekrar "mistik" der. Bilginin sınırlarının dar olduğu ve düşüncenin, içinden akarak geldiği içgüdülere indirgenebilir olduğu içgörüsüne defalarca varan pozitivist eleştirler son buldu. Nietzsche şimdi bu içgüdüleri yüceltiyordu, sonsuz duygulanma yoluyla sınırsız bilgi edinilebileceğini öngörüyordu ve düşüncenin tamamının değerini küçümsüyordu. Düşünceden "vazgeçti". "Daha önce ruhuna şiddet uyguluyordu, şimdi ise bilgi sahibi olarak kendine şiddet uyguluyor."

Çünkü şimdi şöyle şeyler söylüyordu: "Bir yargının yanlış olması onu çürütmez." Yalanlar arzu edilir şeylerdir ve yaşam için iyidir, tüm değerler keyfidir ve bize, yani onları yapanlara bağlıdır. Lou, bu üçüncü dönemde Nietzsche'yi, bir tür zevk düşkünü düşünce boşluğunda kendini yitirmiş, en saf kendini ifadeye kendini bırakarak "kendi kendinden doğmak" için yalvarıyor ve dünyayı kendinin bir imgesi olarak yeniden yapılandırmakla meşgul olarak görür. Felsefe yapan bireyin dünyanın yaratıcısı olduğu düşüncesinin "'tadını çıkarır", sonra bu filozofu bir tanrı olarak öne sürer: Bu, her şeyi yi yapabileceğini düşünen "filozof yaratıcının canavarca tanrılaşması"dır. Nietzsche bizi kaygılandıran dünya neden bir kurgu olmasın ki diye sorduğunda zihninin gerisinde ekler: "Ve neden bir şiddet eylemi ile yeniden yapılabilir olmasın?"

NIETZSCHE'NİN HATALARI

Lou'nun Nietzsche'nin felsefesine yönelttiği başlıca eleştiri, Nietzche'nin "sistem"indeki temel fikirlerin, dış nesneler hakkında olduğunu iddia etmesine karşın, gerçekte kendi içsel benliğini evrenselleştirmesinin ürünü olmasıdır:

İnsanoğlunun ruhsal tarihinin ne olduğu değil, kendi ruhsal tarihinin insanoğlunun tamamının ruhsal tarihi gibi nasıl anlaşılacağı; onun için asıl soru buydu.

Örneğin efendi ve köle, her ikisi de onun içindedir; kültürün yozlaşması, kendi ruhunun tekinsiz yozlaşmasından kaynaklanır; dünya acıklıdır, çünkü yaşam acıklıdır; tanrısallaşmış filozof-yaratıcı kendisidir. İlk iki döneminde Nietzsche'deki değişmeyi açıklayan bir aşın uçtan bir diğerine sallanma modeli, daha durağan biçimiyle üçüncü dönemin Nietzsche'sine uygulanır. O, şimdi birbirine zıt ve birbiriyle mücadele halindeki olası tüm fikirleri kendi içinde barındırmaya ve sonra onların karşısına, bir bütünlük olarak ele alındıığında tek karşıtları olan Üstüninsan'ı (ya da onun habercisi olan Zerdüşt'ü, Lou'nun deyimiyle ÜstünNietzsche'yi) çıkarmaya çalışır. Nietzsche'nin büyük hatası, Üstüninsan'ı kendi dışında bir şey sanmasıdır. "Karanlık ruh" ve "aydınlık ruh" ayrımı, yalnızca kendi içindeki bir ayrımdır.

Lou'nun getirdiği daha ileri, ahlaki bir eleştiri de Nietzsche'nin denetim sahibi, sağlıklı, uyumlu ve sakin yeni bir tür insan umudunun başlangıçta kargaşa, düzensizlik ve zulmün artması yönünde korkunç bir isteği de beraberinde getirmesidir. Çünkü yeni insan büyük üstesinden gelici olacaktır ve ne kadar çok şeyin üstesinden gelmesi gerekirse o kadar güçlenecektir. (Nietzsche'nin kendine yaptığı eziyet ne kadar kötü olursa, buna gülecek yarısı da o yücelecektir.) Lou, hedefi, ona ulaşılmasından önceki durumdan ikna edici biçimde ayırır. Nietzsche'de bunu anlar -içgüdü yoksa güdü denetimi de yoktur; kargaşa yoksa dans eden yıldız da yoktur- ve onu, böyle giderse bir Cesare Borgia geliştireceğini söyleyenlere karşı savunur. Ama onun büyük suçluları takdir etmesini ve demokrasiye, uygar kurumlara, nezakete ve acıma duygusuna saldırdarını üzüntüyle karşılar. Bunlar, kendilerini haklı çıkaracak hedefin ulaşılmaz bir hedef olması açısından çok daha üzüntü vericidir. Çünkü Üstüninsan Nietzsche'nin fiziksel çifti olmasına ek olarak, yalnızca estetik bir imgedir. Bir şeyin fazlası onun aksini meydana getiremez, insan olmayan bir fikir, bir özlem olmak dışında üstün insanı yaratmayacaktır. Lou, Nietzsche'nin kederin derinliklerinden "kendi karşıtına dönük sınırsız, güçlü bir özlemin geliştirmesi gerekir" diye düşündüğünü söyler, fakat

Hiçbir aşamalı gelişim karşıtları bir araya getirmediği için, aksine bunlar birbirlerine karşıtlıkları nedeniyle birbirlerini şartlandırıp ürettikleri için, aralarında sonsuza kadar doldurolamaz bir boşluk kalır; bir tarafta dehşetli olma noktasına kadar yoğunlaşmış, büyütülerek bir kargaşa halini almış insan dürtülerinin yaşayan gerçekliği, diğer tarafta yalnızca hayali bir imge, bir özün kolay bir yansıması, bir ölçüde de içinde hiçbir bağımsız gerçekliğin barınmadığı tanrısal bir maske.

Ve Nietzsche her şeyden öte, yeni bir şeye, daha önce benzeri görülmemiş bir şeye ulaştığını düşünmekle hata eder. Lou, onun değerleri tersine çevirmesini, aslında terk ettiği dine bilmeden geri dönmesi olarak görür. Nietzsche gizemciliği içinde farkında olmaksızın Hıristiyanlık adasının tam da diğer tarafına varmıştır.

Lou Nietzsche'nin en son deliliği ile tüm çalışması arasında bir bağlantı görür. Yine de tam da (kitabını bitirdiği) bu düşüncede, ona yönelik keyfi olmasına karşın cömert beğenisini görürüz. Lou,çok sayıda ipucunun (rüyaya, sarhoşluğa ve deliliğe saygısı, giderek büyüyen akıldışılığı) o son devreye işaret etmiş olduğunu savlar ve iki açıklama öne sürer: Nietzsche gerçeğin başka yolla ulaşılabilir olmadığını göstermiş olarak gerçeğe ulaşmak için deliliği seçti ve alternatif olarak da tüm yol boyu onun geldiğini hissetti ve bundan dolayı felsefesinde ona öncü bir yer verdi. Lou, kitabını Nietzche'ye kararsız bir bakışla bitirir: Sonunun trajik bir aldanış,"kendisinin devasa bir tanrısallaşması" olmasına karşın, bu yine de bir tür zaferdi. Lou, onu düşmekteyken düşüşünü kahramanca kahkahalarla gizleyen bir adam olarak görür.

Nietzsche'nin tüm yaşamı ve acılan boyunca, kendi çektiği acılardan zevk almaya dayanan bağımsız ... bir kötü niyet, ...kahramanca bir kendiyle çelişme ve kahramanca bir gülüş gibi izlenir. Ama kendini kendinden bu denli yükseğe çıkarmayı başarmasını sağlayan ruh gücü, gözlerine kendinde gizemli bir ikilik görmek için içsel bir haklılık olarak yansıyordu ve onun çalışmasının bizim için en derin anlamı ve değeri de burada yatar. Onun kahkahasında sarsıcı bir çifte titreşim duyarız: Bir delinin kahkahası ve bir fatihin gülümseyişi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:13 pm

LOU'NUN NIETZSCHE'Yİ ANLAYIŞINDAKİ BOŞLUKLAR

Lou'nun Nietzsche'nin yedek bir dine geri döndüğü görüşü, bir ölçüde akla yatkındır. Nietzsche'nin sonraki ifadelerinin pek çoğu, haşarı bir dindarlık gibi görünür. Ancak bu görüş, Nietzsche'nin dine kararlı düşmanlığını şaşırtıcı bir kayıtsızlıkla görmezden gelir ve geleneksel mutlağın yerine, tanım itibarıyla Tanrı ve mutlak olmayan, insan enerjilerini ve sevgilerini aynı ölçüde meşgul edecek bir şey koymaya çalıştığı gerçeğini bayağı göz ardı eder. Lou 'ya göre Nietzsche Tanrı'yı yeniden icat etmeyi o kadar istiyordu ki kendini bir tanrı yapmaya çalıştı ve böylece iki yarıya bölündü. Lou fikrini, "tanrılaştırma"yı ortaya atmadan açıklamayı düşünmedi. Örneğin, onu deliliğe gönderenin ya da deliliğe gitmesine izin veren korkunç hatanın akla getirilmeyecek düşünceyi -anlamsız olduğunu bildiğimiz dünyaya yeniden bir anlam verebiliriz- düşünme çabası olduğunu söyleyebilirdi. Ama onun dindar olduğunda ısrar etmeyi yeğledi, bu Nietzsche hakkında Tautenburg'da biçimlendirdiği bir görüştü. O zamanlar, ikisinin bu konudaki yakınlıklarını vurgularken, şimdi aralarındaki farkı görmeye başlıyordu. (çocuklukta ve ergenlikte yeniden) Tann'nın şimşek gibi "ussal" yitimi onun için bir şanssızlık olmuştu, fakat bu, onu "her şey'le ve tanrısallık duygusunu yeniden keşfetmek ya da yeniden yönlendirmek için gereken tüm zihinsel donanımla temel bir birlik durumunda bırakan bir şanssızlıktı. Tann'nın tamamen reddedilmesi, Nietzche için anlamsız bir evren ve başka bir şeyle doldurmak için çok çalışmasını gerektiren bir boşluk duygusu bırakmıştı. Nietzsche" gerçekte Üstüninsan'ı boşluğa katlanan biri olarak önermesine karşın, Lou onu bu boşluğu doldurmak için tasarlanmış tannsal bir varlık olarak görüyordu.

Daha ciddi bir boşluk da Lou Andreas-Salome'nin Nietzche'nin usdışılığını sürekli gereğinden fazla vurgulamasına yol açar. Lou yalnızca İyinin ve Kötünün Ötesinde'deki kadar açık düşüncenin en akıllı insanlann bir ömür boyu baş edebileceğinden fazla olduğunu fark etmemiş gibi görünür. Ve Zerdüşt'te Nietzsche'nin duygu ve "bedenin zekası" hakkındaki bildirimlerini, onun bedensel zeka dışında kendinden tamamen vazgeçmiş olmasının örnekleri biçiminde yanlış anlar. Ancak Nietzsche, "Deyişler, doruklar olmalıdır ve deyişlerin söylendiği kişiler, iri ve uzun boylu olmadır" gibi yorumlannı yalnızca irade gücüne veya bacak gücüne değil, esinlenmiş bir akılcılığa yöneltir. Lou, onun sözlerini fazlasıyla sözcüğü sözcüğüne alır, eğretilemelerine dikkat etmez ve dil üzerine derin düşüncelerini izlemez. Aynca deney yönünü, "Peki ya ...?" sorusunu, "bu düşünceyi bir dene, bakalım ona katlanabilecek misin?" yaklaşımını tamamen gözden kaçırır. Lou, günümiiz kültüründe temel bir konu olarak ortaya çıkan ve Nietzsche'nin ilk gözlemcilerinden biri olduğu dil sorunu, dilin kaçınılmaz hatalılığıve keyfiliği hakkında düşünmemişti. Gözlem dilin içinde yapıldığına göre dil nasıl gözlemlenebilir? Ve bunun sonuçlarına (tüm dünya kurgu, hata yaşamımızın gerekli bir unsuru...) nasıl katlanılır?Hem gözlemlemeye hem de katlanmaya çalışan Nietzsche, kaçınılmaz olarak üst üste farklı maskeler takıp çeşitli kisvelere bürünerek ironiler kullanmak ve tuhaf yan sıçrayışlar yapmak zorundaydı. Lou bunların pek çoğunu fark etmez ve onun Nietzsche'nin çözülmez sorunlar arayarak acı çekmeye çalıştığı ve yalnızca işleri sona erdirdikleri için çözümlere içerlediği yönündeki görüşü, dünyanın gerçekten çözümsüz sorunlardan oluşmuş olması, çözümlerimizin (ve dilimizin) yetersiz kalması ve Nietzsche'nin "kahramanlık"ının başlıca özelliğinin, bu düşünceyi kendine yüklernesi olması sorusunu tamamen göz ardı eder. Lou'nun pek çok bağlamda güçlü ve çekici olan aydınlanmış sağduyusu, kırıcı da görünebilir. Lou beğeni dolu bir acımayla

Devasa bir şey taşıdığını hayal eden ve devasa bir hayalcilikten dolayı yıkılan bu yalnız, neredeyse anlaşılmaz, gizli ve aynı zamanda gizemli ruha hemen hemen hiç kimse eşlik etmiyordu

diye yazdığı zaman, konunun temelindeki belirsizlik, kaçamaklıktan ve tuhaflıktan söz eden bu tümcede bile Lou'nun "hayal etme" ve "hayal eden" sözlerinin ciddi belirliliği altında doğal ve kaçamak biçimde kıpırdanır. Lou Nietzsche'nin onunki gibi eleştirileri kestirdiği ve önlemini aldığı pek çok durumu da dikkate almaz; "Felsefe her zaman dünyayı kendi imgesinde yaratır, bunun aksini yapamaz; felsefe dünyanın yaratılmasının, asıl davanın zorba dürtüsünün kendisidir" ile ne kastettiğini düşünmez; onun bu maskeler ve değişimlerinin ve aforizma benzeri tarzın, filozoflann kaçınılmaz modellerine yakalanmadan felsefe yapma yönünde daha önce benzeri görülmemiş bir girişim olduğuda görmez.

Böylece bu kitapta Lou onu Nietzsche'nin en derin incelemesinden uzak tutan, güvensiz, biçimsiz ya da modelsize karşı doğal nefretine ihanet eder. Aynca Nietzsche'nin daha kehanetvari düzyazısındaki nazmı hissedememiştir. Ferdinand Tönnies, otobiyografik bir notta, Nietzsche'nin 1883'ün sonbaharında, Zerdüşt'ün yeni yayımlanmış birinci kitabını Münih'e, Lou'ya getirdiğini ve yüksek sesle okuduğunu anımsar: "Kitaptaki acıma duygusu ve aşırı tatlı dillilik bize biraz gülünç geldi. Gerçek Nietzsche'nin Voltaire'in anısına adanmış ve Paul Ree'nin etkisi altında var olmaya başlayan yazılarda bulunacağını düşündük." Lou, "Dönüp Baktığımda"da Ree ile geçirdiği yılları anımsayarak "duygusal patırtılarını bilişsel iradelerinden ayrı" tutabilmeleriyle Nietzsche'den aynlan o zamanki arkadaşlarının sağlıklı ikliminde duyduğu hoşnutluğu anımsar. Oysa Nietzsche'nin fiziksel derinlikleri, onun düşünceleri için bir ocaktır, Lou bu özelliğe (kafa karıştıran bir biçimde) "neredeyse kadınsı" der. Lou, Nietzsche hakkındaki kitabında da benzeri bir şey söyler: Fikirlerin içgüdülere indirgenebilir olduğu gibi şeylerin, Nietzsche'nin pozitivist meslektaşları için yalnızca modern epistomolojinin bir sonucu olması ve bilimsel yöntemi zayıflatması, Nietzsche için her şeyin en kökten biçimde altüst edilmesi demekti. Lou en acınacak noktanın bu olduğunu ima eder.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Psikogirl
WerderWerememli Olmaktan Gurur Duyuyorum... :)
Psikogirl


Yaş : Kayıt tarihi : 12/02/09 Mesaj Sayısı : 219 Nerden : Oyuncaklar Ülkesi

MesajKonu: Geri: Lou Salome C.tesi Şub. 14, 2009 10:13 pm

Lebensggebet

Elbette ki, bir dost bir dostu
Benim seni sevdiğim gibi sever, bilinmez yaşam
Sende inlesem, ağlasam bile,
Sen bana mutluluk ya da acılar versen de�

Seni bütün zararlarına karşın seviyorum;
Sen beni yok etmek zorunda olsan bile,
Bir dost sarıldığı dostunun göğsünden kopar gibi
Kopuyorum senin kollarından.
Bütün gücümle sarıyorum seni!
Bırak alevin beni tutuştursun,
Bırak savaşın ateşi içinde
Senin sırlarını daha da derinlerde arayayım.

Bin yıllar var olmaya! Düşünmeye!
Her iki kolunla da sar beni;
Yoksa eğer bana sunacağın mutluluk,
Olsun! Acıların var ya...

Lou Salome
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör

Lou Salome

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Müzigi Hisset Ruhunu Gizle... :: Kitaplar & Yazarlar-Şairler & Felsefe... :: Felsefe... -
Yetkinforum.com | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Haberleşme | Suistimalı göstermek | Bir bloga sahip olmak